Kırmızı Oda’larda Neler Oluyor?

Kırmızı Oda’larda Neler Oluyor?

Geçtiğimiz haftalarda “Kırmızı Oda” adlı bir dizi, yayın hayatına başladı. Gerek genel izleyiciler gerek de meslektaşlar tarafından üzerine epey yazılıp çizilince, ben de merak edip izledim diziyi. Bildiğiniz üzere dizinin senaryosu, bir psikiyatrın vaka notlarından yola çıkılarak kaleme alınıyor. O nedenle, dizinin tanıtımlarında “gerçek yaşam öyküsü” olduğu da sıklıkla vurgulanıyor. Böyle olması, izleyici açısından ilgi ve izlenirliği arttırıyor olsa da bunun senaryoya konu olan danışanlar ve genel izleyicinin psikoterapi algısı üzerinde nasıl sonuçlar doğurduğunu düşünmenin önemine inanıyorum.

Gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkılarak ortaya konmuş bir üretim, muhatabının merakını haliyle daha fazla uyarır. Ötekinin yaşamına duyulan merak, seyir arzusunu da kışkırtır. Bazı derslerin ilk haftasında öğrencilere dersten ne beklediklerini sorarım. Onlar da kuramsal bilgiler yerine daha çok gerçek vaka öyküleri dinlemek istediklerini söylerler. Burada da devrede olan şey, yukarıda sözünü ettiğim merak ve arzudur. Öğrencilerin bu talebine karşılık “kuramsal zemini olmaksızın öğrenecekleri vaka öyküsünün onlar için bir magazin haberinden öteye gidemeyeceğini” anlatmaya çalışırım. Bir vakadan söz edilmesi gerektiğinde de vakanın öznesini tanınmayacak şekilde dönüştürür, ders esnasında herhangi bir ses ya da görüntü kaydı alınmamasına da özen gösteririm. Ne olursa olsun danışanlar, seans odasına döktüklerinin orada kalmasını isterler. Aksi halde, tedirgin olur ve kendilerini gerçek anlamda bırakmakta zorlanırlar. Dizi özelinde düşünecek olursak, danışanların kendi rızaları olsa dahi, birçoğu oldukça zorlayıcı olan öznel yaşantılarının, izlenebilirlik endişesi de güdülerek yeniden kurgulanmasının birçok açıdan riskli olabileceği kanaatindeyim.

Dizi hakkında düşünür ve düşüncelerimi kaleme alırken Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde izcilerle ilgili çizdiği bir karikatürden ötürü izciler birliğinin “gerçekte böyle izci” yok çıkışını anlattığını hatırladım. Bizlerin de dizi ya da filmlerdeki terapist karakterlerini bizzat gerçeklik zemininde sorgulamamızın “böyle terapist yok” ya da “böyle terapist mi olur” çıkışlarımızın benzer bir mizaha konu olabileceği aklıma düşmedi değil. Örneğin Ricky Gervais’in yazıp yönettiği “After Life” dizisindeki terapist karakterini, gerçek bir terapistle örtüşmeyecek denli absürt olmasına rağmen, çok beğendiğimi söyleyebilirim; çünkü bu karakterin bir kurgudan ibaret olduğu aşikârdır. Hatta kendi içerisinde psikoterapiye ilişkin ince bir eleştiri taşıdığı dahi düşünülebilir. Oysa söz konusu dizideki psikiyatr dahil karakterlerin gerçekliğinin öne çıkarılması, dizideki psikoterapi kesitlerinin de gerçeklik zemininde değerlendirilmesi haklılığını doğuruyor.

Bazı izleyiciler, dizinin psikoterapiye başlamak isteyenler üzerinde olumlu bir etkisinin olabileceğini, ruhsal destek almaya ilişkin var olan önyargıları kırabileceğini öne sürüyorlar. Dizinin böyle bir olumlu etkisi olsa dahi izleyicinin zihninde nasıl bir psikoterapi imgesi yarattığının da bir o kadar önemli olduğu fikrindeyim. İzlediğim bölümlerde dizideki psikiyatrın birkaç repliğini bir kenara not etmiştim. “Hadi biraz dertleşelim, sohbet edelim, çay kahve içelim, randevular dolu olmasa sizi kolay kolay bırakmam, ben sizi konuşmadan da anlayabiliyorum, bazı hastalarımızla dost oluruz, yahu sen deli misin” bunlardan bazıları… Psikoterapi alanına uzak olan kimseler için bu söylemler, birer samimiyet göstergesi gibi düşünülse de aslında oldukça risklidir. Böylesi bir samimiyet, uzaktan yatıştırıcı görünebilir; fakat ne denli iyileştirici olabileceği tartışmalıdır. Diğer yandan psikoterapi, dizide gösterildiği üzere güzel ve etkileyici sözler söyleme sanatı da değildir. Yani retorik ile karıştırılmamalıdır. Dizideki psikiyatrın yaptığı alıntılar ya da kendi kurduğu etkileyici cümleler, danışanları üzerinde sağaltıcı bir etki yaratıyor gibi görünse de buna psikoterapi pratiğinde yer bulmak çok mümkün görünmüyor. Yukarıdaki satırlara geri dönecek olursak, belki dizi psikoterapiye ilişkin bazı önyargıları yıkabilir; fakat oluşturduğu bu samimiyet algısı, psikoterapiye ilişkin başka önyargılara ve gerçek dışı beklentilere de yol açabilir.

Elbette herkes için geçerli tek bir psikoterapi yaklaşımından söz etmek mümkün değil. Üstelik aynı kuramsal yaklaşıma yaslanan terapistlerin uygulamaları arasında dahi şaşırtıcı düzeyde farklılıklar görülebilir. Serge Tisseron’un Didier Anzieu ile yürüttüğü analizden notlar paylaştığı eseri “Empatik Bir Psikanalizden Kesitler”i okurken birçok kez şaşırdığımı hatırlıyorum. Bu eser bana “Başka Bir Psikanaliz Mümkün mü? sorusunu sordurmuştu. Bu başlıkla kaleme aldığım yazımı şu cümlelerle tamamlamıştım: Öyleyse psikanalize ilişkin alışık olunmayan bir tutum neden aklıma “başka bir psikanaliz mümkün mü” sorusunu getiriyor? Acaba gerçekten ihtiyacımız olan şey başka bir psikanaliz mi? Üstelik başka bir psikanaliz diye bir şeyden söz etmek mümkün mü? Belki alışık olmadığımız tutumlar Tisseron’un da vurguladığı üzere psikanalizle değil psikanalistle ilgilidir? Eğer öyleyse, soruyu şöyle değiştirmek gerekir diye düşünüyorum: “Başka bir psikanalist mümkün mü?”

Gayet tabii, başka bir psikanalist ya da terapist mümkün, hatta kimi durumlarda kaçınılmaz. İki kişi arasındaki ruhsal bir çalışma olan psikoterapi, daima derslerde öğretildiği gibi ilerlemez. Süreçte birçok istisna ya da akla gelmeyen olasılıklarla karşılaşılır. Kimi zaman daha esnek olmak, her zamankinden farklı bir yol izlemek gerekebilir. Üstelik kimi zaman bu yollarda kaybolunabilir de. Yeniden yolu bulmayı sağlayacak olan şey ise psikoterapi uygulamasının rotasını belirleyen kuramsal bir yaklaşımın varlığıdır; romantize edilmiş bir samimiyet ya da iyi niyet değil. Albert Camus, “Veba” romanında şu satırları not düşer: “eğer aydınlatılmamışsa, iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir.”

Dr. Aykut BORA

Hiç Yorum Yok

Yorum Ekleyin