Olumsuzlama

Olumsuzlama

OLUMSUZLAMA
Sigmund Freud (1925)

Çeviren: Dr. Aykut BORA

Hastalarımızın psikanalitik çalışma esnasında çağrışımlarını ortaya koyma tarzları, bize bazı ilginç gözlemler yapma fırsatı verir. “Şimdi, aşağılayıcı bir şey söylediğimi düşüneceksiniz; fakat gerçekte böyle bir niyetim yok.” Bunu henüz ortaya çıkan bir fikrin, yansıtma yoluyla bir reddetme olduğunu fark ederiz. Veya “Rüyadaki bu kişinin kim olduğunu soruyorsunuz. O, benim annem değil.” Bunu şöyle düzeltiriz: “Öyleyse o, onun annesidir.” Yorumumuzda, olumsuzlamayı göz ardı etme ve çağrışımın yalnız konusunu seçme özgürlüğüne sahibiz. Hasta sanki şöyle söylemiştir: “Bu kişiyi düşündüğümde aklıma annemin geldiği doğru; fakat bu çağrışımın hesaba katılmasına izin vermeye istekli değilim.” [1]

Bazen, bilinçdışı bastırılmış materyale ilişkin istediğimiz bilgi parçasını elde edebileceğimiz çok uygun bir yöntem vardır. “Bu durumda akla gelebilecek en olasılık dışı şeyin ne olduğunu düşünürdünüz” diye sorarız. Eğer hasta tuzağa düşer ve en inanılmaz olduğunu düşündüğü şeyi söylerse, neredeyse her zaman doğru itirafta bulunmuş olur. Bu deneyin güzel bir benzerine, semptomlarının anlamını öğrenmeye başlamış olan saplantılı bir nekrotikte sıklıkla rastlanır. “Yeni bir saplantılı fikrim var,” der, “ve bir anda bunun şöyle bir anlama gelebileceği aklıma geldi. Ama hayır; bu doğru olamaz, yoksa aklıma gelmezdi. Tedavisinden elde ettiği gerekçelerle reddettiği şey, elbette saplantılı düşüncenin doğru anlamıdır.

Böylece bastırılmış bir imgenin ya da fikrin içeriği, olumsuzlanması koşuluyla bilince girebilir.[2] Olumsuzlama, bastırılmış olanı idrak etmenin bir yoludur; aslında bu hali hazırda bastırmanın kaldırılması olsa da pek tabii bastırılanın kabulü değildir. Burada zihinsel işlevin duygulanımsal süreçten nasıl ayrıldığını görebiliriz. Olumsuzlamanın yardımıyla bastırma sürecinin yalnızca bir sonucu, yani bastırılanın düşünsel içeriğinin bilince ulaşmaması durumu ortadan kaldırılır. Bunun sonucunda, bastırılanın bir tür zihinsel kabulü olurken, aynı zamanda bastırma için esas olan şey de devam eder.[3] Analitik çalışma sırasında sıklıkla bu durumun bir başka, çok önemli ve biraz da tuhaf bir varyantını üretiriz. Olumsuzlamaya galip gelmeyi ve de bastırılanın tam bir zihinsel kabulünü sağlamayı başarırız; fakat bastırma sürecinin kendisi henüz bu sayede ortadan kalkmaz.

Düşüncelerin içeriğini olumlamak ya da olumsuzlamak zihinsel yargılama işlevinin görevi olduğuna göre, az önce söylediklerimiz bizi bu işlevin psikolojik kökenine götürmektedir. Bir yargı içerisinde bir şeyi olumsuzlamak, en temelde şunu söylemektir: ‘Bu bastırmayı tercih etmem gereken bir şey! Olumsuz bir yargı, bastırmanın zihinsel ikamesidir; [4] onun ‘hayır’ı bastırmanın ayırt edici işaretidir, bir menşei belgesidir, ‘Made in Germany’ gibi diyelim.[5] Olumsuzlamanın sembolünün yardımıyla, düşünce kendisini bastırmanın kısıtlamalarından kurtarır ve düzgün işleyişi için gerekli olan malzemeyle zenginleştirir.

Yargılama işlevi temelde iki tür kararla ilgilidir. Bir şeyin belirli bir niteliğe sahip olduğunu onaylar ya da onaylamaz ve bir temsilin gerçekte var olduğunu ileri sürer ya da buna itiraz eder. [6] Hakkında karar verilecek nitelik başlangıçta iyi ya da kötü, faydalı ya da zararlı olabilir. En eski -oral- içgüdüsel dürtülerin dilinde ifade edilen yargı şudur: “Bunu yemek isterim” ya da “bunu tükürmek isterim”; ve daha genel bir ifadeyle: “Bunu içime almak ve bunu dışarıda tutmak isterim. Yani: “Bu benim içimde olmalı” ya da “bu benim dışımda olmalı”. Başka bir yerde gösterdiğim gibi, kökensel haz benliği, iyi olan her şeyi kendi içine almak ve kötü olan her şeyi de kendi dışına atmak ister. Kötü olan, benliğe yabancı olan ve dışsal olan başlangıçta aynıdır. [7]

Yargılama işlevi tarafından verilen diğer bir tür karar, temsili olan bir şeyin gerçek varlığına ilişkin (gerçeklik testi) başlangıçtaki haz benliğinden gelişen kesin gerçeklik benliğinin meselesidir. Artık mesele algılanmış olanın (bir şeyin) benliğe alınıp alınmayacağı değil, benlikte bir temsil olarak bulunan bir şeyin algıda (gerçeklikte) da yeniden keşfedilip keşfedilemeyeceğidir. Gördüğümüz gibi, bu bir kez daha dışsal ve içsel bir sorudur. Gerçek olmayan, yalnızca bir temsil ve öznel olan şey yalnızca içseldir; gerçek olan şey de dışarıdadır. Gelişimin bu aşamasında haz ilkesine itibar bir kenara bırakılmıştır. Deneyim özneye bir şeyin (onun için bir doyum nesnesi) yalnızca ‘iyi’ niteliğine sahip olup olmadığının ve dolayısıyla benliğe alınmayı hak edip etmediğinin değil, aynı zamanda gereksinim duyduğunda ona ulaşabilmesi için dış dünyada bulunup bulunmadığının da önemli olduğunu göstermiştir. Bu ileri adımı anlamak için tüm temsillerin algılardan kaynaklandığını ve bunların yinelenmesi olduğunu hatırlamak zorundayız. Dolayısıyla başlangıçta bir temsilin salt varlığı, temsil edilen şeyin gerçekliğinin garantisiydi. Öznel ve nesnel olan arasındaki antitez ilk andan itibaren mevcut değildir. Bu ancak, düşünmenin, bir kez algılanan bir şeyi, dış nesnenin hâlâ orada olmasına gerek kalmadan, onu bir temsil olarak yeniden üreterek, bir kez daha zihne getirme kapasitesine sahip olmasından ortaya çıkar. Dolayısıyla gerçeklik testinin ilk ve acil olan amacı, gerçek algıda sunulana karşılık gelen bir nesne bulmak değil; böyle bir nesneyi yeniden bulmak, kendini onun hala orada olduğuna ikna etmektir. [8] Düşünme gücünün bir başka kapasitesi de öznel olan ile nesnel olan arasındaki ayrıma daha fazla katkıda bulunur. Bir algının temsil olarak yeniden üretilmesi, her zaman aslına sadık olmayabilir; eksikliklerle ya da çeşitli unsurların birleştirilmesiyle değiştirilebilir. Bu durumda, gerçeklik sınaması bu tür çarpıtmaların ne kadar ileri gittiğini tespit etmek zorundadır. Ancak gerçeklik testinin yapılabilmesi için bir zamanlar gerçek bir doyum sağlayan nesnelerin kaybedilmiş olmasının bir ön koşul olduğu açıktır.

Yargılama, motor eylemin seçimine karar veren, düşünceden kaynaklanan ertelemeye bir son veren ve düşünceden eyleme geçmeyi sağlayan zihinsel bir eylemdir. Düşünceden kaynaklanan bu erteleme tarafımca başka bir yerde de tartışılmıştır. [9] Bu; deneysel bir eylem, küçük bir boşaltım harcaması olan bir motor palpasyon (elle muayene) olarak kabul edilmelidir. Benliğin de daha önce benzer bir elle muayene türünü nerede kullandığını, şimdi düşünce süreçlerinde uyguladığı tekniği nerede öğrendiğini düşünelim. Bu, zihinsel aygıtın duyusal ucunda, duyu algılarıyla bağlantılı olarak gerçekleşmiştir. Çünkü bizim hipotezimize göre, algılama bütünüyle edilgen bir süreç değildir. Benlik periyodik olarak algısal sisteme küçük miktarlarda kateksis (yatırım) gönderir, bu yolla dış uyaranları örnekler ve sonra bu türden her geçici ilerlemeden sonra yeniden geri çekilir. [10]

Yargılama çalışması bize, belki de ilk kez, birincil içgüdüsel dürtülerin karşılıklı etkileşiminden kaynaklanan zihinsel bir işlevin kökenine dair bir içgörü sunar. Yargılama, benliğin haz ilkesine göre şeyleri kendi içine aldığı ya da kendisinden dışarı attığı kökensel sürecin uygunluk çizgisi boyunca bir devamıdır. Yargılamanın kutupluluğu, var olduğunu varsaydığımız iki grup dürtünün karşıtlığına tekabül ediyor gibi görünmektedir. Birleştirmenin yerine geçen olumlama Eros’a aittir; dışarıya atmanın ardılı olan olumsuzlama ise yok etme dürtüsüne aittir. Bazı psikotiklerin sergilediği genel olumsuzlama arzusu, olumsuzluk, muhtemelen libidinal bileşenlerin geri çekilmesi yoluyla gerçekleşen dürtülerin ayrılmasının bir işareti olarak kabul edilmelidir. [11] Ancak, olumsuzlama sembolünün yaratılması, düşünceye, bastırmanın sonuçlarından ve bununla birlikte haz ilkesinin zorlantısından bir ölçüde özgürlük kazandırıncaya dek, yargılama işlevinin yerine getirilmesi mümkün olmayacaktır.

Olumsuzlamaya ilişkin bu bakış, analizde hiçbir zaman bilinçdışında bir ‘hayır’ bulmadığımız ve bilinçdışının benlik tarafından tanınmasının olumsuz bir formülle ifade edildiği gerçeğiyle çok iyi uyum sağlar. Bilinçdışını açıklığa kavuşturma çabamızda, hastanın ‘Bunu düşünmedim ya da ‘bunu (hiç) düşünmedim’ sözleriyle tepki vermesi kadar başarılı olduğumuzu gösteren daha güçlü bir kanıt yoktur. [12]

Notlar

[1] Freud (diğer yerlerin yanı sıra) ‘Sıçan Adam’ analizinde (1909d) buna dikkat çekmişti, Standard Ed., 10, 183 n.

[2] Almanca ‘verneinen‘, geçmişte ‘inkâr etmek’ olarak da çevrilmiş olan Almanca ‘verleugnen‘ ile karıştırılmaması için, burada daha yaygın olan ‘inkâr etmek’ yerine ‘olumsuzlamak’ olarak çevrilmiştir. Bu baskıda genel olarak ikinci Almanca kelime için ‘to disavow’ kullanılmıştır. Bu noktayla ilgili olarak ‘The Infantile Genital Organization’ (1923e), s. 143’teki dipnota bakınız).

[3] Aynı süreç, övünmenin tehlikeli olduğuna dair bilindik batıl inancın da kökeninde yatmaktadır. “Uzun zamandır baş ağrım olmaması ne kadar güzel. Ancak bu aslında, henüz inanmak istemese de öznenin yaklaştığını zaten hissettiği bir saldırının ilk duyurusudur. [Freud’un dikkati bu açıklamaya ilk olarak ilk hastalarından biri olan Frau Cäcilie M. tarafından çekilmişti. Bkz. Freud’un Histeri Üzerine Çalışmalar’daki (1895d) ilk vaka öyküsünde konuyla ilgili uzun dipnot, Standart Ed., 2, 76.]

[4] Freud’un bu fikri en erken ifade edişi şakalar üzerine (1905c), Standard Ed., 8, 175. kitabında olmuş gibi görünmektedir. ‘Zihinsel İşleyişin İki İlkesi‘ üzerine makalesinde (1911b), a.g.e., 12, 221 ve ‘Bilinçdışı‘ üzerine metapsikolojik makalesinde (1915e), a.g.e., 14, 186.

[5] İngilizce orijinalinde.

[6] Bu aşağıda açıklanmıştır, s. 237.

[7] ‘Dürtüler ve Akıbetleri’ (1915c) [Standard Ed., 14, 136. -Freud bu soruyu ‘Uygarlık ve Huzursuzluğu’ (1930a) ilk bölümünde tekrar ele almıştır] tartışmasına bakınız.

[8] Bunların çoğu ‘Düşlerin Yorumu’nda (1900)a, Standard Ed., 5, 565 7’de ve özellikle de 1895 tarihli ‘Proje’de (Freud, 1950a; Bölüm 1, Kısım 16) önceden haber verilmiştir. Burada yeniden bulunacak ‘nesne’ annenin memesidir. Benzer bir bağlamda Üç Deneme’nin (1905d) 5. Bölümünde yer alan bir cümleye de bakınız (Standard Ed., 7, 222): ‘Bir nesnenin bulunması aslında onun yeniden bulunmasıdır.’

[9] Bkz. yukarıda ‘Benlik ve Altbenlik’ (1923b), s. 55. Ancak Freud, 1895 tarihli ’Proje’den başlayarak (1. Bölümün 17. Kısmının sonunda) bu noktaya tekrar tekrar değinmiştir. Referansların bir listesi ‘Yeni Giriş Dersleri’nin (1933a) XXXII. dersinde bulunabilir. Bu arada, tüm yargı konusu ‘Proje’nin I. Bölümünün 16, 17 ve 18. Kısımlarında uzun uzadıya ve şimdikilerle hemen hemen aynı çizgide tartışılmıştır.

[10] Bkz. ‘Haz İlkesinin Ötesinde’ (1920g), Standard Ed., 18, 28 ve “‘Mistik Yazı Defteri’ Üzerine Bir Not” (1925a), s. 231 yukarıda. Bu son pasajda Freud’un benliğin değil ama bilinçdışının Pcpt. Cs. sistemi aracılığı ile dış dünyaya doğru ellerini uzattığını ileri sürdüğü düşünülebilir.

[11] Şakalar üzerine kitabın (1905c) VI. bölümündeki bir açıklamaya bakınız, Standard Ed., 8, 175, dipnot 2.

[12] Freud bu noktayı 1923’te ‘Dora‘ analizine (1905e) eklediği bir dipnotta neredeyse aynı kelimelerle ifade etmişti, Standard Ed., 7. 57. ‘Analizde Yapımlar’ üzerine çok geç tarihli makalesinde (1937d) bir kez daha bu noktaya geri dönmüştür.

Görsel: Édouard Vuillard, The Yellow Curtain

Hiç Yorum Yok

Yorum Ekleyin