Psikanalitik Tedavinin Amaçları

Psikanalitik Tedavinin Amaçları

Psikanalitik Tedavinin Amaçları- D. Winnicott, 1962
Çeviren: Dr. Aykut Bora

Psikanaliz uygularken;
Hayatta kalmayı,
İyi kalmayı,
Uyanık kalmayı amaçlıyorum.

Kendim olmayı ve kendim gibi davranmayı hedefliyorum.

Bir analize başladıktan sonra ona devam etmeyi, onu sürdürmeyi ve bitirmeyi umarım.

Analiz yapmaktan keyif alırım ve her bir analizin sonunu dört gözle beklerim. Analiz uğruna analiz yapmanın benim için hiçbir anlamı yoktur. Analiz yapıyorum; çünkü hastanın yapmaya ve bitirmeye ihtiyaç duyduğu şey bu. Eğer hasta analize ihtiyaç duymuyorsa o zaman başka bir şey yaparım.

Analizde insan şunu sorar: Kişinin ne kadarını yapmasına izin verilebilir? Buna karşın benim kliniğimde slogan şudur: Ne kadar azı yapılmalı?

Ancak bunlar yüzeysel konulardır. Daha derin amaçlar nelerdir? Bu kadar özenle hazırlanan ve sürdürülen profesyonel bir ortamda insan ne yapar?

En başlarda bireysel beklentilere biraz uyum sağlıyorum. Böyle yapmamak insani değil. Yine de her zaman standart analiz konumuna doğru manevra yapıyorum. Belirtmeyi denemem gereken şey, standart analiz teriminin benim için ne anlama geldiğidir.

Benim için bu, hastayla aktarım nevrozunun (ya da psikozunun) beni yerleştirdiği konumdan iletişim kurmak anlamına geliyor. Bu konumda geçiş olgusunun bazı özelliklerine sahibim; çünkü gerçeklik ilkesini temsil etsem ve saate göz kulak olması gereken kişi ben olsam da yine de hasta için öznel bir nesneyim.

Yaptığım şeylerin çoğu, hastanın bugün kullanmam için bana getirdiğinin sözelleştirilmesi niteliğindedir. İki nedenle yorum yapıyorum:

  1. Eğer hiçbir şey yapmazsam hasta her şeyi anladığım izlenimine kapılır. Başka bir deyişle, tam olarak isabetli olmasa da -hatta yanılıyor olsam dahi- bazı dışsal niteliklerimi korurum.
  2. Tam olarak doğru zamanda sözelleştirme, entelektüel güçleri harekete geçirir. Entelektüel süreçleri harekete geçirmek ancak bunlar psikosomatik varlıktan ciddi biçimde ayrıştığında kötü bir şeydir. Umarım yorumlarım ekonomiktir. Her seansa bir yorum, hastanın bilinçdışı iş birliğiyle üretilen malzemeye atıfta bulunmuşsa beni memnun eder. Tek bir şey söylerim ya da bir şeyi iki veya üç parça halinde söylerim. Çok yorgun değilsem asla uzun cümleler kurmam. Eğer tükenme noktasına yakınsam öğretmeye başlarım. Ayrıca, benim görüşüme göre ‘ayrıca’ kelimesini içeren yorum bir öğretme seansıdır.

İkincil sürecin malzemeleri, büyüme ve bütünleşmeye bir katkı olarak birincil sürecin malzemelerine uygulanır.

Hasta bugün bana ne getiriyor? Bu, ilk dönüştürücü yorumlama esnasında ya da daha öncesinde kurulan bilinçdışı iş birliğine bağlıdır. Bu, analiz çalışmasının hasta tarafından yapıldığı ve bunun bilinçdışı iş birliği olarak adlandırıldığı önermedir ve düş görme, düşlerin hatırlanması ve bunların faydalı bir yolla rapor edilmesi gibi şeyleri içerir.

Bilinçdışı iş birliği dirençle aynı şeydir, fakat ikincisi olumsuz aktarım unsuruna aittir. Direncin analizi, olumlu aktarım unsurlarına ait olan iş birliğini serbest bırakır.

Psikanaliz son derece karmaşık olabilse de yaptığım iş hakkında birkaç basit şey söylenebilir ve bunlardan biri aktarımda çifte değerliliğe doğru eğilim bulmayı ve bölme, içe yansıtma, yansıtma, nesne misillemesi, parçalanma gibi daha ilkel mekanizmalardan uzaklaşmayı beklememdir. Bu ilkel mekanizmaların evrensel olduğunu ve olumlu değerlere sahip olduklarını biliyorum; fakat dürtü, sevgi ve nefret yoluyla nesneyle olan doğrudan bağı zayıflattıkları ölçüde savunmadırlar. Hipokondriyak düşlem ve zulmedilme sanrısı açısından sonsuz dallanmaların sonunda, bir hasta şöyle söyleyen bir rüya görür: Seni yerim. İşte Oidipus karmaşasındaki gibi kesin bir sadelik.

Kesin sadelik, yalnız analizin beraberinde gelen benliğin güçlenmesinin üzerine bir ilave kazanım olarak mümkündür. Bu konuya özel bir atıfta bulunmak istiyorum; fakat öncelikle birçok vakada analistin patolojik olan çevresel etkilerin yerini aldığı gerçeğine değinmek zorundayım ve ne zaman hastanın çocukluk ve bebekliğindeki ebeveyn figürlerinin modern temsilcileri haline geldiğimizi ve aksine ne zaman bu figürlerin yerini aldığımızı bilmemizi sağlayan türden bir içgörü kazanırız.

Bu aşamaya geldiğimizde, kendimizi hastanın benliğini üç aşamada etkilediğimizi görürüz:

  1. Basitçe standart bir analiz yaparak ve bunu iyi bir şekilde yerine getirerek verdiğimiz benlik desteği nedeniyle analizin başlangıç aşamalarında bir tür benlik gücü bekleriz. Bu, (benim teorime göre) ancak ve ancak o sırada anne özel rolünü oynayabilirse, bebeğin benliğini güçlendiren annenin benlik desteğine karşılık gelir. Bu, geçicidir ve özel bir aşamaya aittir.
  2. Ardından, hastanın analitik sürece olan güveninin benlik bağımsızlığı açısından (hasta tarafından) her türden deneyimi beraberinde getirdiği uzun bir aşama gelir.
  3. Üçüncü aşamada hastanın artık bağımsız olan benliği kendi bireysel özelliklerini göstermeye ve ileri sürmeye başlar ve hasta kendi başına var olma hissini kanıksamaya başlar.

Beni özellikle ilgilendiren ve bana haz veren de bu benlik bütünleşmesidir (gerçekleşmesi benim hazzım için olmasa da). Hastanın, gerçek travmalar da dahil olmak üzere her şeyi kişisel tümgüçlülük alanında toplama becerisinin artmasını izlemek çok tatmin edicidir.

Benlik gücü, daha ekonomik olarak kullanılan ve konuşlandırılan savunmaların gevşemesi yönünde klinik bir değişimle sonuçlanır, sonuç olarak kişi bundan böyle kendisini bir hastalığın içinde hapsolmuş hissetmez; fakat semptomlarından kurtulmuş olmasa dahi özgür hisseder. Özetle, kökensel konumun içinde sıkışıp kalmış olan büyüme ve duygusal gelişimi görürüz.

Peki ya modifiye edilmiş analiz?

Ayırt etmeyi öğrendiğim durumlarla karşılaştığımda kendimi standart analiz yapmak yerine bir psikanalist olarak çalışırken buluyorum.

  1. Delilik korkusunun sahneye hâkim olduğu durumlarda.
  2. Sahte bir kendiliğin başarılı olduğu ve analizin başarıya ulaşması için başarı ve hatta parlaklık maskesinin bir aşamada yok edilmesi gerektiği durumlarda.
  3. Hastada saldırganlık veya hırsızlık ya da her ikisi şeklinde antisosyal bir eğilimin bir yoksunluğun kalıntısı olduğu durumlarda.
  4. Kültürel yaşamın olmadığı durumlarda -yalnızca içsel bir ruhsal gerçeklik ve dış gerçeklikle bir ilişki- bu ikisi nispeten bağlantısızdır.
  5. Hasta bir ebeveyn figürünün sahneye hâkim olduğu durumlarda.

Bunlar ve diğer birçok hastalık örüntüsü beni ayağa kaldırıyor. Asıl önemli olan, benim çalışmalarımı teşhise dayandırıyor olmamdır. İlerledikçe kişinin teşhisini ve sosyal teşhisi koymaya devam ediyorum ve kesinlikle teşhise göre çalışıyorum. Bu anlamda teşhis, bu bireyin kendi çevresinde psikanaliz istediği yönünde olduğunda psikanaliz yapıyorum. Hatta analiz için bilinçli bir istek olmadığında, bilinçdışı bir iş birliği kurmaya bile çalışabilirim. Ancak genel olarak analiz, onu isteyenler, ona ihtiyaç duyanlar ve onu kaldırabilenler içindir.

Yanlış türde bir vakayla karşılaştığımda, o özel vakanın ihtiyaçlarını karşılayan ya da karşılamaya çalışan bir psikanaliste dönüşüyorum. Bu analitik olmayan çalışmanın genellikle en iyi şekilde, standart psikanalitik teknikte çok bilgili bir analist tarafından yapılabileceğine inanıyorum.

Son olarak şunu söylemek isterim:

Açıklamamı, analist oldukları sürece tüm analistlerin birbirine benzediği varsayımına dayandırdım. Ancak analistler birbirinin aynısı değildir. Ben de yirmi ya da otuz yıl önceki gibi değilim. Şüphesiz, bazı analistler en iyi, aşk ve nefret arasındaki çatışmanın, bilinçli ve bilinçdışı fantezideki tüm sonuçlarıyla birlikte ana sorunu oluşturduğu en yalın ve dinamik alanda çalışırlar. Diğer analistler, aktarım nevrozu veya aktarım psikozundaki daha ilkel zihinsel mekanizmalarla başa çıkabildiklerinde iyi ya da daha iyi çalışırlar. Bu şekilde, parça nesne misillemelerini, yansıtmaları ve içe yansıtmaları, hipokondriyak ve paranoid endişeleri bağlara yönelik saldırıları, düşünce bozukluklarını vb. yorumlayarak, çalışma alanını ve ele alabilecekleri vakaların kapsamını genişletirler. Bu araştırma analizidir ve tehlike yalnızca hastanın çocuksu bağımlılık açısından ihtiyaçlarının analistin performansı sırasında kaybolabilmesidir. Doğal olarak, uygun vakalarda kullandığımız standart tekniğe güvenimiz arttıkça, sınırdaki vakaları sapmadan ele alabileceğimizi hissetmek isteriz ve özellikle de çalışmamızın sonucunda tanı bizim lehimize değişebileceğinden, bu girişimin yapılmaması için hiçbir neden göremiyorum.

Benim düşünceme göre, psikotik bozukluk türlerine ve kişinin duygusal aşamalarındaki ilkel evrelere ait zihinsel mekanizmaları yorumladığımız takdirde, standart tekniğin uygulanmasındaki amaçlarımız değişmez. Eğer amacımız aktarım açısından yeni oluşan bilinci sözelleştirmek olmaya devam ediyorsa, o zaman analiz yapıyoruz demektir; değilse, o zaman duruma uygun olduğunu sandığımız başka bir şeyi uygulayan analistleriz demektir. Ve neden olmasın?

Not: Görsel, İsveçli sanatçı Lina Lindqvist’e ait bir tablonun fotoğrafıdır.

Hiç Yorum Yok

Yorum Ekleyin